7 Mayıs 2015 Perşembe

Bir Aşk Hikayesi



Aşk… Bugüne kadar nelere sebep olduğu hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. En ünlülerinin ise Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre ya da Yusuf ile Züleyha arasında geçenidir herhalde. Fazlaca yazıldı onlar hakkında. Ben de onlar kadar fazla olmasa da yazılan başka bir aşk hikâyesini anlatayım: Mona Roza’nın prensesi Muazzez Akkaya…

Bundan tam 81 yıl önce Akhisar’da küçük bir memur evinde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Yumuk yumuk elleri, küçücük gözleri olan yavrucağa babası Muazzez der. Muazzez olsun diye… Ve olur da…
            
Günler su gibi gelir geçer. Kızımız büyür, serpilir, dünyalar güzeli bir kız olur. İlkokul, ortaokul, yatılı lise derken üniversite sınavına girer ve Ankara Siyasal Bilgileri kazanır.
            
Tüm bunlar olurken Türkiye'nin diğer bir ucunda da buna benzer bir durum vardır. Ve başka bir tarafında da…
            
İkinci kahramanımız Diyarbakır’da doğar, büyür yağız bir delikanlı olur ve onun yolu da Ankara’ya Muazzez’le aynı sınıfa düşer.
            
Üçüncü kahramanımız da Erzincan’da doğar. Onun da yolu döner dolaşır ve aynı sınıfa düşer.
            
Hikayemizin bundan sonrası masalları aratmayacak bir hal alır ve sınıfta daha güzel kızlar olmasına rağmen Diyarbakırlı oğlumuz Sezai de Erzincanlı oğlumuz Cemal de Muazzez'e aşık olurlar. Muazzez'e kendilerini fark ettirmek için çırpınıp duran gençlerimiz çareyi ona şiir yazmakta bulurlar. Yazarlar, söylerler ama kızımız onları fark etmez bile. Bu durum gençleri çok üzer. Aralarında bir iddiaya girerler. Kim Muazzez’in gönlünü çalarsa öbürü hayatında ömrünün sonuna kadar etkisinde kalacağı bir değişiklik yapacaktı. Bu her ne kadar aşağılık bir iddia gibi görünse de gençler ömürleri boyunca taşıyacakları bu izle aşklarının bir saman alevi olmadığını aksine köknar alevi olduğunu kanıtlamanın derdindeydiler.
            
İkisi de hem iddiayı hem Muazzez’i kazanmanın isteği ile yanıp tutuşurlarken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmazlar. Dördüncü sınıf bitmiş, mezuniyet törenleri yaklaşmıştır. Delikanlılarımız bu son fırsatı iyi değerlendirmek için ellerinden geleni yaparlar. Diyarbakırlı Sezai mezuniyet törenlerinde görev alır ve Muazzez için yazdığı Mona Roza adlı şiirini okur:




Mona roza siyah güler ak güller
Geyve’nin gülleri beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah senin yüzünden kana batacak
Mona roza siyah güller ak güller


           

Tüm yapılanlara rağmen Muazzez iki delikanlımızı da kabul etmez. Okulunu bitirdikten sonra memleketine döner ve Orhan Giray diye bir başka delikanlıyı tanır ve onunla evlenir.
            
Siz şimdi soracaksınız peki iddiayı ikisi de kaybettiği için sonuç ne oldu diye. Anlatayım onu da.
            
Erzincanlı delikanlımız Cemal’in soyadı Süreyya’dır. İddiayı kaybettiği için nüfus müdürlüğüne başvuru yapar ve soyadındaki harflerden birini sildirir. O artık Cemal Süreya’dır. Hani şu edebiyatımızın ele avuca sığmayan, erotizmin doruklarında dolanan Cemal.
            
Diğer delikanlımızın adı da Sezai Karakoç’tur. Mona Roza gibi destansı bir aşk şiirinin yazarı. Şiirin her kıtasının ilk harflerini yan yana yazarsanız Muazzez Akkaya çıktığını görürsünüz. O da ömrünün sonuna kadar hiç evlenmemiş, tek başına bir yaşam ile kendini cezalandırmıştır.
            
Böylece iki delikanlımız da hayatlarında büyük izler taşıyacak değişiklikleri yapmış oldular ama asıl büyük değişikliğe sebep olan Muazzez Akkaya burada kötü kadın rolünde değil mucize kadın gözüyle değerlendirilmeli. Çünkü onun sayesinde kazanmıştır edebiyatımız bu iki ustayı. Belki de onun aşkı şair yapmıştır bizim Anadolu delikanlılarını. O dizeleri belki de onun gözleri yazdırmıştır. Her şeye rağmen başka şey demeye gerek yok. Aşk onlardadır.
            
Bizim aşk hikayemiz de burada bitti. Her ne kadar Mecnun gibi Ferhat gibi aşkları için ölmese de bizim delikanlılarımız da aşkları için yaşamışlardır.

*Şimdi sizlerin yorumlarını alalım. Sizce hangisi daha büyük bir bedel ödemiş?

Yaşar ULUKANOĞLU

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder